23 Eylül 2010 Perşembe

şimdi sizle zamanında den-hur ile yazdığımız onun blogundan utanmadan copy-paste ettiğim bir öyküyü okutacağım

Episode I (Tek paragraflık edebi eser)

Kurumsal dünyada yine işler ters gidiyordu. Cemil, maaş bordrosunu bulamadı. Ve işin kötüsü Kamçatka’da gerçekleşecek çekim için vize alması gerekiyordu; vize için de maaş bordrosu. Hemen arkadaşı Candın’ı aradı, borç istedi. Candın adının Candın olmasından ötürü ezik bir hayat sürüyordu; işsizdi. Sonra 3-4 telefon görüşmesi daha yaptı açıkça pek sevilmiyordu ki çaldığı bütün kapılar yüzüne kapandı, aklına tek bir çıkış yolu gelmişti. Ve bu hayatta olabilecek en zekice fikirdi: Ama adam akıllı düşününce ondan da vazgeçti. Çünkü fikri şuydu: en sevdiği Homer Simpson aksiyon figürünü satmak. Kahramanımız Cemil spontan bir insan olduğu için o güzelim figürü ebay veya amazon’da satmayacaktı elbette. Bunun için Çukurcuma’daki bit pazarına gitti, nitekim polis ondan önce davranmıştı ve bütün pazarı toplatmıştı. Ama Cemil Türk ya, hemen aklına yeni bir fikir geldi; kendi pazar tezgahını açmak ve de Homer’ı Çukurcuma ahalisine elden satmak. O güzel Pazar sabahı evinden çıkıp şöyle güzel bir yürüş yapmak isteyen Sinem, kapısının önündeki Cemil’i gördü, şaşırdı, haftalardır ebay de biding biding takip ettiği Homer figürü Cemil’in ellerinin arasındaydı. Tam para alışverişini gerçekleştirirken Komser Emiz olaya el koydu. Elleri sabah yediği fish and chips’den bayağı yağlıydı. Emiz o yağlı elleriyle Sinem’e bir tokat patlattı, bunu gören Cemil bir catfight başlayacak diye tam sevinirken kendi yüzünde patlayan tokadın ne zaman geldiğini anlayamadı bile. Erkekliğine toz kondurmamak amacıyla Emiz’e dayılandı ama nafile, Emiz karate de biliyordu. Sinem’i evine geri yolladı, Cemil’i 5 vuruşluk tasma hareketiyle kelepçeledi ve karakolun yolunu tuttular. Bu arada Candın Cemil’in akıbetini merak edip durdu. Sonra yürümeye devam etti. Candın ne kadar gerzekse, Cemil o kadar Türk olduğu için yol boyunca kelepçeden kurtulmaya çalıştıysa da Komser Emiz ve Başbuğ Mehmet Cemil’i domine ediyorlardı. Domine bir halde baş komserin masasındaki gül desenli çaydanlığa bakarken “ulan neler oluyor ben nerdeyim lan” diye iç geçiriyordu, derken ensesine esaslı bir şaplak yedi. Şaplağı yediren Emiz’den başkası olamazdı; fakat bunu gören baş komser de Emiz’in karnına tekmeyi koydu. Birden ortam street figher 2 havasına bürünmüştü, oysa ki Cemil daha çok Mortal kombat insanıydı. Baş komser ortamın mr. Bizon’u olduğundan “eöh” diyerek Cemil ve Emiz’i hücreye gönderdi ve “Alın bakalım, madem anlaşamıyorsunuz, anlaşmayı öğrenim, tek bir telefon hakkınız var, birlikte karar vermeyi öğrenin, insan olun” diyerek bir nevi Münir Özkül’luk yaptı çocuklara. Cemil annesini, Emiz Mangal Keyfi’ni aradı. Ama tek bir telefon hakları vardı. Peki bu hikaye nasıl mümkün oldu: Cemil’in annesi Mangal Keyfi’ndeydi. Emiz de Mangal Keyfi’ni annesine ulaşmak için aramıştı. Yoksa kardeşler miydilerkiler? Değildi tabii ki, Emiz’in babası Cemil’in annesini düdüklüyordu. Bu kara gün boyunca hayattan ardı ardına darbeler yiğen Cemil artık yalama olmuştu ve “s**tr et artık” diyip hücresine sokuldu. Son olaylar karşısında Cemil’in yalama konusunda artan başarısını gören Emiz, Cemil’e yeni bir kariyer önerdi. Para konusunda başı bir hayli sıkışık olan Cemil her fırsatı değerlendirmenin akıllıca olacağını düşündüğünden Emiz isimli bu toy delikanlıya bir kulak verdi, ve dersler başladı, hücrede geçen zorlu 3 aydan sonra Cemil artık bir Yalama Padawanıydı. Üstünde her gün dilli Rolling Stones t-shirt’üne rastlayabilirdiniz. Kamçatka hayaline artık çok yaklaştığını hisseden Cemil, kendi için koyduğu hedefleri bir bir gerçekleştiriyordu, sırada şu vardı: İlk görüşte aşık olduğu Sinem’e Kamçatka’ya birlikte yerleşme teklifi etmek. Otel rezervasyonlarını yaptırdı, uçak biletlerini ayarladı, bavulları topladı hatta yol için küçük sandviçler bile hazırladı. Köşedeki çiçekçiden bir düzine gül aldı, o hiç kullanmadığı takım elbisesini giyip Çukurcuma’nın yolunu tuttu. Allahtan Sinem’in evini unutmamıştı, kapıcıya sordu, Sinem’i tarif etti, “bengş numarang” dedi kapıcı. Cemil kalbi pıt pıt atarak kapıyı çaldı. Kapıyı Sinem’in ev arkadaşı Melisa açtı, Melisa 20 lerinde gayet alımlı esmer yeşil gözlü iktisat okuyan bir kızdı, yüzünden iktisatçı olduğu hemen anlaşılıyordu, Cemil Sinem’i aradığını ona çok önemli bir şey söylemek istediğini anlattı. Bir iktisatçı beynine sahip olan Melisa hemen “Sinem benim. Bir dizi estetik operasyondan sonra taş gibiyim” dedi. Fakat Cemil Sinem’i eski haliyle sevmekteydi. Eski ezik hayatına sıkı bir geri dönüş yapan Cemil, telefona sarıldığı gibi Candın’ı aradı, Candın ıspanak yiyordu. MMMh ıspanağı çok severim dedi naratör. Cemil’in naratörle arası da hiç iyi değildi, 4 yıl önceki bowling maçından sonra yıldızları bir türlü barışmamıştı. Naratör hemen yan apartmanda oturan Cemil’e binbir türlü eşşeklik yapmayı kendine görev edinmişti, her gün hiç sıkılmadan espriler şakalar ve de yeri geldiğinde taşı gediğine oturtan türden hayat dersleri verdi Cemil’e her fırsatta. Cemil, Candın’la Kanyon’daki numm numm restaurantta buluştu, beraberce çok hoş bir yemek yediler, arkalarındaki masada oturan Naratör kola içiyordu. Naratör doğuştan gelen bir Hulk fiziğine sahip olsa da aslında kalbi biraz acımıştı çünkü en sevdiği dostu Cemil’i Candın’a kaptırırsa yandıydı, öyle miydi, yoksa sadece şirretten ötürü mü kıskanıyordu. Candın, Cemil’in Kamçatka planını duyunca çok şaşırdı, hemen kabul etti, Naratör şimdi ıspanaklı bir hint yemeği siparişi vermişti. “Cemil’in de Candın’ın da ta amına koim” diyerek ıspanağın içine müshil koydu ve oturup bir güzel yedi onu. Çok hoş oldu. Her taraf bok içindeydi, ama birden bu bokların içinden bir kuğu göründü, hulk fiziğinden eser kalmayan naratör, tabir-i caizse “yeme de yanında yat” modelli bir donanıma sahipti her türlü. Kamçatka’ya giden ilk uçağa atlayan Cemil ve Candın ikilisini unutup kendisini kuantum fiziğine veren Naratör, karşı komşusu Hayri Amca’ya dışseslik yapmaya başladı, Hayri Amca, emekli bir tır şöförüydü ve bir hayli neşeli bir mizaca sahipti. Ama Cemil’den gelen mektuplar naratörün keyfinin içine sıçıyordu. Çünkü Cemil Kamçatka Otomotiv’in figüranı olmuştu ve Kamşatka adlı otomobilin ambient çalışmalarına destek amaçlı kamçatka meydanında elinde bir adet tampon ile gün boyu gelen geçene “abi bir kez versene” diyordu Türkçe. Bir allahın kulunun (yada buddha’nın) türkçe bilmediği bu garip memlekette insanlar Cemil’e bakıp “herhalde çok yalnız bir adam olmalı baksana çarpıştığı arabanın tamponuyla geziyor” diyorlardı, Kamçatka kamuoyunun genel görüşü bu yöndeydi. Ama yine de kendi alanında belirli bir başarıyı yakalamıştı, bu yüzden naratör Kamçatka pazarına gururla Renault markasını sokmaya yemin etti. Ve teklifi John Renault’a götürdü. İngiliz asıllı bir Fransız olan Fohn bütün dünyaya hükmetme isteğinde olan meni globalistten biriydi ve bu fikiri hemen benimsedi “lö nays” dedi. Meni kelimesi karşısında dehşete düşen Türk tabipler birliği olaya el koydu ve yazarlardan birine yazdığı şeyin Türk doktorlarının haysiyetini ne denli zedeleyebileceğini anlatmaya çalıştı ama yazarlardan biri anlamamaya yemin etmiş gibiydi, bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyordu. Bir tek yazarlardan diğeri ona anlayış gösteriyor ve zevkle husumet kuruyordu, çünkü aslında özünde iyi bir insandı yazarlardan biri yazarlardan diğerinin gözünde. Kültür karmaşasının kurbanı olan yazarlardan biri kendini toparlamak için haftasonu evine çekildi sadece akira kurosawa filmleri izlemek istiyordu. “kaybedilmiş bir savaş” dedi yazarlardan diğeri. Bir sigara içmek üzere hayatı terketti.

3 Eylül 2009 Perşembe

zırt

az önce 3. kere mirror's edge denen inanılmaz, fevkalade eylenceli oyunu bitirdim. faith kararkterine aşığım. sabah sanırım 43. kere the dark knight'ı izledim (atmıyorum hakkaten sayıyorum). desert sessions'ın crawl home parçasını itunes da 108 dinleme sayısıyla en çok dinlediğim 25 parçanın en tepesinde. 25 yaşımdayım ve bunun 15ini alsak, günde 8 kereden 43800 kere haberlerde politikacıların yalanlarını izlemişim/dinlemişim. en skonserden beri kayda değer hiçbirşey yapmadığım 95. gün. patlayan bir çip yüzünden anakartımı benden daha fazla birşey bildiklerinden süphe ettiğim yetkili servise verişimle beraber bilgisayarımsız geçirdiğim 30. gün. dünyada 9064. günüm. hektor öleli 27. gün.





15 Ocak 2009 Perşembe

artistlik olsun diye eski entry girdim

sacmalamayi hic sevmem.
ama bazen oynamis oldugum bilgisayar oyunlari, gunluk sikintilarimi ozetler ve olaylara farkli bir bakis acisi getirerek vizyonumu genisletir.

colde kizgin gunesin altinda dururken hala giymekte oldugum porselen ve celik alasimlariyla kapli, icindeki kucuk bir nukleer reaktorden guc alan, power armor mk.2'min ustunden kafami kasimaya calisiyorum. bir metre otemde az once enclave patrol tarafindan oldurulduklerine tanik oldugum 3 kisilik cekirdek bir ailenin minigun mermileri ile paramparca olmus kalintilari, 3 gunluk yurume mesafesi arkamda ise, yakinlarindaki nukleer santralin su kaynaklarini zehirlemesi yuzunden cok mutsuz olan, kesintisiz haydut saldiriyla ugrasan, koleligi destekleyen ve kendilerini ustun irk olarak goren, sorun cikartan birkac zavalliyi ortadan kaldirmam karsiliginda beni sehirlerine vatandas olarak kabul etmeyi teklif eden insanlarin yasadigi vault city var. bir partide ilginc bir muhabbet konusu acmak icin kullanabilecegim kursun yaralarim ve plazma yaniklarim icin yanimda ilk yardim kitim var ama en son onu kullanmayi denedigimde herseyi yuzume gozume bulastirip kolumu sakatlamistim. elindeki koleleri serbest biraktigim icin bana biraz kizmis olabilecegini dusundugum kole taciri kiz arkadasimi oldurmeden once butun bu maceralar bittiginde beraber koyume gidip dinlenmeyi dusunuyorduk.
insanlara verdigim vaatler ve benden beklentileri hep cesitlilik gosterdi. biri karsi caddedeki iri kiyim askere ne yaptigi belli olmayan su serumu enjekte etmemi isterken kel bi herif kizi cok uyusturucu kullandigi icin onunla ilgilenmemi, bir tuccar ise kel herifin kiziyla yattigimi otmemesi icin ticaret yollarinda kendisine korumalik yapmami istemisti. jenaratorlerini tamir etmemi isteyen mutantlardan bahsetmiyorum bile.

bi keresinde de son derece soguk bir havada disari cikmak istememistim.
sonra da mutlu bir sabahi kahvalti ederek rezil etmis ve midemdeki sucuk-yumurtanin igrenc kokulari, damarlarimda gezen hayvansal yaglar ve icime coken sikinti ile gunume devam etmek zorunda kalmistim.
biten bir tuvalet kagidi yuzunden 1.5 saat tuvalette hapsoldugumu ve karsi evdeki kizlarin butun yaz boyunca, hergun bikinileriyle terasta birbirlerini hortumla islattiklarini da hesaba katacak olursak neden boceklerden nefret ettigimi acikliga kavusturmus oluruz. buradan politik mesajlar felan verenler vardir heralde ben onlardan biri olamam ama dunyada bu kadar acgozluluk bu kadar vahset bu kadar zalimlik bu kadar ikiyuzluluk varken, bebekler oluyorken, zengin daha zengin yoksul daha yoksul hale getiriliyorken, etrafimdaki cahil, satilmis, ikiyuzlu ve zavalli insanlari gorunce tepkisiz de kalamiyorum.

ayrica hicbir sivrisinek silent mod'da ucamaz bu yuzden de yarasalara accaip kolay av olurlar.

21 Aralık 2008 Pazar

the first göz ağrısı

this is my first blog entry which is in english.
i'm can. how do you like me so far?